Çoluk Çocuğu Aç Kalan İşçi İle Dilenci Hikayesi

Fakir bir işçi, bir gün işinden çıkarılır. Bunun üzerine başka da hiçbir gelir kaynağı olmadığı için çoluk çocuğu arka arkaya üç gün aç ve susuz kalır. Adam iş bulmak üzere nereye başvurduysa “İşimiz yok” cevabı ile kapılar yüzüne kapanmaktadır. Üst üste

  • 22.11.2017 8:00:55
No icon

Çoluk Çocuğu Aç Kalan İşçi İle Dilenci Hikayesi

Fakir bir işçi, bir gün işinden çıkarılır. Bunun üzerine başka da hiçbir gelir kaynağı olmadığı için çoluk çocuğu arka arkaya üç gün aç ve susuz kalır. Adam iş bulmak üzere nereye başvurduysa “İşimiz yok” cevabı ile kapılar yüzüne kapanmaktadır. Üst üste üç gün midelerine hiçbir gıda girmeyen yavruların dinmeyen ağlayışları annenin yüreğini parçalayacak dereceye gelir. Çaresizlikler içinde durumu kocasına açar: “Bey, görmüyor musun?

Açlıktan yavrularımızın yüzleri sarardı ve bağırsakları eridi. Hadi bize neyse dayanırız, ama onlar bu kadarına tahammül edemezler; bu sefaletimizin sonu ne olacak; bir şey düşünmüyor musun?” der.

Adam düşünceden öne eğilmiş başını eşinin yüzüne doğru kaldırarak ona der ki; “Karıcığım, günlerdir başvurmadığım kapı kalmadı. Piyasaya göre en düşük ücret karşılığında iş aradım, tek bir kerrecik olsun karnınızı doyurabileyim diye; olmadı. Kimse bana iş vermiyor. Yavrularımın açlıktan erimeye yüz tutan ciğerleri benim de yüreğimi parçalıyor. Ama anlıyor ve görüyorsun ki, elimden bir şey gelmiyor.” Bu sözler üzerine kadın kocasına der ki: Öyle ise şu benim gelinlik günlerinden kalma başörtümü götür sat; ne kadar tutuyorsa bir şeyler al getir de hele bir kereliğine şu yavrucağızların karnını doyuralım; sonrasına kulların rızkını veren cömert Allah (c.c.) kerîmdir.

Elbet bize hayırlı kapı açar.”

Adam utançtan yüzü kızararak ve düştüğü acıklı, çaresizliğin ıstırabını ruhunun derinliklerinde duyarak, karısının gelinlik çeyiz sandığından çıkarıp getirdiği hiç kullanılmamış başörtüsünü alır ve satmaya yollanır. Başörtüyü o zamanın parasıyla ancak iki dirheme satabilir. Aldığı para ile yiyecek bir şeyler satın almaya giderken yolun üstünde bir dilenciye rastlar, adam gelip geçenlere şu sözlerle yalvarmaktadır.

“Allah rızası ve peygamber âşkı için boş geçmeyiniz. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak karşılığında bana yardım etmek isteyen yok mu? Dünyada hiçbir şeyi olmayan kelimenin tam mânâsıyla muhtaç bir kimseyim.”

Adam dilenciye sokulur karısının gelinlik başörtüsünü satarak aldığı ve günlerdir açlıkla boğuşan yavrularının bir öğünlük yiyeceğine ödeyeceği iki dirhemi, olduğu gibi cebinden çıkarır zavallı dilenciye verir. Şimdi eli boş eve dönmekten gerçekten utanmamaktadır; çemberin parası ne oldu diye sorduğu zaman karısına ne cevap verecek.

Kadıncağıza nasıl “Çemberine iki dirhem verdiler: onu da ilk rastladığım dilenciye verdim; adamın yalvarmalarına dayanamadım” diyebilecekti. Bu düşünceler içerisinde camiye varıp akşam namazını kıldıktan sonra çöken akşam karanlığı ile birlikte ve bomboş ellerle yine evine döndü. Karısı ve çocukları sabırsız bakışlarla bir şeyler getirecek diye yolunu gözlüyorlardı.

Geç de kalınca her halde iyi bir şeyler getirecek diye sevinmişlerdi. Adam ümitsiz bir hâlde ve hep önüne bakarak kapıdan içeri girince kadın şaşakalır ve o akşam da aç kaldıklarını anlayan yavrular da boşa giden ümitlerinin arkasından kim bilir kaçıncı kere hep bir ağızdan artık açlıktan kısılmaya yüz tutmuş zayıf bir sesle ağlamaya başlarlar. Kadın hem kızgın ve hem de şaşkın bir ifade ile kocasına başörtüsünü ne yaptığını sorar.

Adam herşeyi olduğu gibi anlatarak başörtüyü sattıktan sonra yiyecek bir şeyler almaya giderken yolda rastladığı dilenciye elindeki iki dirhemi verdiğini karısına söyleyiverir. Kadın işin iç yüzünü öğrenince üstün bir sabır ifadesi takınarak kocasına şöyle der: “Başörtünün parasını mademki Allah yolunda verdin; O ulu ve zengindir; gösterdiğin cömertliğin karşılığında bize dilediği anda karşılığını vermek gücüne fazlasıyla sahiptir.

Sen yine en iyisini yaptın; bakalım ünümüze hangi kapı açılacaktır.”

Sabahleyin kadın, kocasına bu defa yine baba evinden getirdiği bir duvar saati verir, “şimdi de bunu satmaya götür ve karşılığında eline geçen para ile eve yiyecek bir şeyler getir” der. Ertesi gün adam, çarşının her tarafını gezerek saati satmaya çalışır. Fakat hiçbir müşteri bulamaz. Yorgun argın ve yine eli boş gideceği için üzgün bir halde eve dönerken bir balık satıcısına rastlar. Adam avazının çıktığı kadar yüksek bir sesle “balık, balık var, balık” diye bağırıyor. Fakat elinde son olarak kalan bir balığa müşteri bulamıyordu.

Adam, balıkçıya sokulur ve ona der ki, “Şu saat benim işime, o balıklar da senin işine yaramaz; öyleyse sen bana elinde kalan iki balığı ver; ben de sana karşılık olarak şu saati vereyim. “Müşteri ayartmak için sabahtan beri bağıra bağıra sesi kısılan balıkçı, adamın teklifini kabul eder, balıkları verir, karşılığında saati alarak oradan uzaklaşır.

Günlerden beri ilk defa eve yiyecek bir şey götürebileceği için ölçüsüz derecede sevinen adam, balıkları kapar kapmaz hızla evinin yolunu tutar. Babalarının yiyecek bir şey getirdiğini gören çocuklar neşe ile birbirlerine sarılırlar. Kadın balıkların içini temizlemek üzere mutfağa girer. Az sonra gördüklerinin karşısında şaşkına dönerek kocasını çağırır.

Balıklardan birinin karnında bağırsak yerine parlak ve iri bir inci çıkmıştır.

Adam inciyi alır; bir kuyumcuya koşar. Kuyumcu incinin benzersiz değerde bir mücevher olduğunu kendilerine satıldığı takdirde karşılığında ondörtbin dirhem ödemeye hazır olduğunu söyler. Adam artık anlar ki kötü talihi değişmiştir. Çektiği ağır sıkıntılar artık son bulmuş. Allah ona nimet kapılarını açmıştır. İnciyi satarak kuyumcudan ondörtbin dirhem parayı alır ve sevincinden uça uça evine yönelir. Olup bitenleri karısına anlatınca bütün ev neşeye gömülür ve hepsi bir ağızdan kederlerini gideren Allah’a ölçüsüz şükürler ederler.

Tam bu sırada kapıya gelen bir dilencinin sesi duyulur. Adam dua ve yalvarmalar içinde içeriye şöyle seslenir. “Ey hane halkı, esirgeyici Allah’ın size bağışladığından bana da verin.” Adam hemen kapıya çıkar dilenciye der ki; “tam şu anda Ulu Allah (c.c.) hiç beklemediğimiz bir şekilde ve içinde günlerce kıvrandığımız bir açlığın sonunda on dört bin dirhem bağışlamıştır.

Mademki sen Allah rızası için Allah’ın bağış ettiğinden pay istiyorsun dur bekle; bu paranın yarısını sana getireyim. Kalan yarısı da bizim olsun.”
Kendisine ilk ağızda yedi bin dirhem kazandıran bu taksime fazlasıyla memnun görünerek razı olan dilenciye paranın yarısını getirmeye giden ev sahibi kapıya dönünce dilencinin orada olmadığını görür; sağı solu iyice araştırdıktan sonra her nedense adamın çekip gittiğini anlar.

Ev sahibi bütün keder ve sıkıntılardan sıyrılmış bir rahatlık içinde yatağına uzanınca rüyasında kapıdan kaybolan akşamki dilenciyi görür, ona neden parayı beklemeyerek kaybolduğunu sorunca şu cevabı alır; “ben herhangi bir dilenci değildim; Allah’ın meleklerinden biriydim, hayırseverliğini ve Allah rızasına bağlılık dereceni ölçmek üzere insan kıyafetine girerek o anda kapma geldim, beni bizzat Ulu Allah (c.c.) seni son bir defa daha deneyerek dereceni yükseltmek için evine gönderdi.

Geçen akşam karının başörtüsüne karşılık eline geçen iki dirhemciği çocuklarına yiyecek almaya gederken verdiğin dilenci de yine bendim. Gönül rahatlığı ile o iki dirhemi, Allah rızasını kazanayım diye bana verince Ulu Allah (c.c.) sana o inciyi bağışladı. Bu akşamki ölçüsüz cömertliğinin karşılığına da öbür dünyanın eşsiz zenginlikteki Cennet nimetleriyle kavuşacaksın.”

Ne mutlu senin gibi Allah rızasını en sıkışık durumlarda bile baş gaye bilen bahtiyar müminlere.

Ulu Allah (c.c.) cümlemizi, rızasını dünyalık mal ve servetlere tercih edebilen bahtiyar müminlere…
Peygamberimiz diyor ki:

Abdullah oğlu Halid anlatıyor: Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şu sözleriyle göçmen sahabilerin fakirleri yüzü suyu hürmetine, Allah’tan, kâfirlere karşı zaferler kazanmayı ve ülkeler fethetmeyi dilerdi:
“Allah’ım, şu göçmen sahabilerin fakirlerinin yüzü suyu hürmetine, aman tanımaz düşmanlara karşı bize sınırsız yardımını esirgeme.”

Bu hadis, fakir ve düşkünlere saygı beslememiz onlardan yaka silkmek şöyle dursun, onların varlığından memnun olmamız gerektiğini ve nihayet onların dualarına ilgi ve yakınlık göstermemiz icap ettiğini ortaya döküyor.

-Hassanül Mesâbih-Şakikî Zahîdî diyor ki:

Fakirle zengin şu üçer şeyi yapmayı ister. Fakir ,Kendi rahatını, Kalbinin boş kalmasını;

Sorgu ve sualinin kolay geçmesini ister.

Zengin ise:

Çalışıp çabalayarak yorulmayı;

Kalbinin daima meşgul olmasını;

Sorgu-sualinin çetin geçmesini ister.

-Züddetül Vaizin-Peygamberimiz diyor ki:

Cenneti gördüğüm de baktım ki. Cennetliklerin çoğunu (sabreden) fakirler teşkil etmekte, Cehennemi gördüğümde ise baktım ki. Cehennemliklerin çoğunu zekât vermekten kaçınan zenginler teşkil etmektedir.

Peygamberimiz diyor ki:

Cennet’i gördüm fakir göçmen sahabilerle, fakir müslümanlar koşa koşa Cennet’e giriyorlardı. Bunların arasında zenginlerden sadece Abdurrahman İbni Avf’un Cennet’e girdiğini gördüm.

Şu dokuz kişi daha dünyada iken Cennetlik olarak müjdelenmiştir.Ebu Bekir,Ömer, Osman,Ali, Talha,Zübeyr,Abdurrahman İbni Avf,Sa’d İbni Zeyd, Ebu Ubeyde.

Peygamberimiz diyor ki:

Yazıklar olsun zekâtını vermeyip de fakirlerin hakkını yiyen zenginlere! Kıyamet günü fakirler şöyle haykırırlar: “Ey Rabbimiz! Zenginler üzerine borç kıldığın zekâtı vermeyerek bizim haklarımızı çiğneyip bize zulmettiler.”

“Ululuğum ve yüceliğim hakkı için zekâtını vermekten kaçman zenginleri, çetin azaba uğratarak sizi de kendime yaklaştıracağım.”

Yüce Allah da şöyle cevap vermektedir:

Arkasından sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) sözlerine delil olarak şu âyeti okudu:

“Zenginlerin mallarının belirli bir miktarı yoksul ve düşkünlerin hakkıdır.”