Ölmeden Evvel Ölünüz

Ölmeden Evvel Ölünüz

  • 05.04.2018 13:33:49
No icon

Geçmiş zamanın birinde aynı mahallede oturan iki adam vardı. Onların çocuklukları da o mahallede geçmişti. O yaşlarda çok iyi arkadaşlardı. Her şeyi beraber yapıyorlar, birbirlerinden hiç ayrılmıyorlardı.

Aradan uzun yıllar geçmişti. Bu samimi arkadaşlardan birisi babasının yolundan gidip tüccar, diğeri ise okuyup din âlimi olmuştu. Yine aynı mahallede oturuyorlardı, ama artık araları eskisi gibi değildi.

Tüccar olan, pek çok mal ve mülk edinmiş ve mahal- lenin en zengini olmuştu. Bu aşırı mal, onu şımartmış ve onun Allah’a kulluğunu unutturmuştu. Zamanla Allah’ı da inkâr eder hâle gelmişti. Arkadaşı buna çok üzülüyor, hâ- linin düzelmesi için ona dua ediyordu. Kaç defa yanına gitmiş ve onunla sohbet etmişti. Ama nafileydi.

– Arkadaşım! Boş ver bu eski lâkırdıları. Dünyaya bir kere geliyorsun. Her şey burada yaşanıp bitecek. Başka dünya falan yok. Bak, çocukluk arkadaşım olmasan sana daha sert davranırdım. Bende çok büyük bir hatırın var. O yüzden bırak bu hikâyeleri, diyordu.

Bunun üzerine arkadaşı evinin yolunu tutuyor, ibadet- lerine ve ilmini artırmaya devam ediyordu.

Aradan yıllar geçti ve şimdi her iki arkadaş da ölüm döşeğindeydi. Kısa bir zaman sonra da sırayla hayata gözlerini yumdular.

Âlim zat, omuzlar üzerinde tabut içinde mezarlığa doğru götürülüyordu. Mezarına doğru yaklaşırken mezarının cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu görmüştü. Kendisini taşıyanlara şöyle diyordu:

– Çabuk, daha çabuk, acele edin! Beni hemen yerime ulaştırın!

Çünkü bir an önce kendisi için hazırlanan o güzel orta- ma kavuşmak istiyordu.

Kısa bir zaman sonra ise inkârcı tacir, tabutun için- de mezarlığına doğru getiriliyordu. Gözlerini bu dün- ya hayatına yumduktan sonra inkâr ettiği gerçek hayatı görmüştü. Çok pişman olmuştu, ama artık iş işten geçmişti. Kendisini taşıyanlara şöyle sesleniyordu:

– Eyvah nereye gidiyorum! Beni nereye götürüyorsu- nuz? Ben o cehennem çukuruna giremem. Hayır, beni oraya koymayın!

Ancak tüccarın sesini oradakilerin hiç biri duymuyordu. Nitekim bir hadislerinde Allah Rasûlü şöyle buyuruyordu: “Onun çığlıklarını her şey işitir ancak insan hariç. İnsan bu çığlığı ve feryadı işitseydi dengesini kaybeder ve kendine gelemezdi.”

Artık onlar gerçek dünyaya göçmüşlerdi. O dünyada herkes, burada yaptığının karşılığını bulacaktı. Ne mutlu, bu dünyayı bir imtihan dünyası olarak görüp ona göre ha- reket ederek cenneti kazanan insanlara!

Kıssadan Hisse

1. İnsan bu dünyada bir yolcudur. Bu yolculuk, ruhlar âleminden başlayan, oradan anne rahmine, dünyaya, ço- cukluk dönemine, gençlik çağına, yaşlılığa, kabre ve derken cennet veya cehenneme kadar devam eden bir yolculuktur. Ama acaba insan, bu yolculuğunun ne derece farkındadır? Aslında o, daima kendini bir yolcu gibi görse, yürüyüşünü zor- laştırmaktan başka bir işe yaramayacak olan dünyanın çeşitli güzelliklerine takılıp sendelemeden yürüyüp gidecektir.

İnsan kendini kabir ehlinden saymadıkdan, yani eskilerin, “Ölmeden evvel ölünüz.” diye anlatmaya çalıştıkları hususu, fiil ve yaşantıya dökmedikden sonra, bütünüyle şeytanın hile ve desiselerinden korunması, kurtulması mümkün değildir. Evet, insan nefsaniyet, cismaniyet itibariyle ölmelidir ki, vic- dan ve ruh itibariyle dirilsin. Zaten her şeyi cesede bağlayan- lar, cesetlerinin altında kalıp ezilmiş olanlar değil midir?

2. Dünya ve ahiret tek bir hakikatin iki ayrı yüzüdür. Bunları birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Öyleyse mümin, bütün davranışlarını bu dengeye uygun olarak ayarlamalıdır. Yani dünya, mutlaka ahiret yörünge- sine oturtulmalıdır.

Dünya, ahiretin tarlası hükmündedir ve ahireti kazanma adına insana bahşedilmiş yegâne fırsattır. Bundan dolayıdır ki, dünya ile ahiret arasında sıkı bir irtibat vardır. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de, “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu gözet. Dünyadan da nasibini unutma; Allah sana nasıl iyilik ettiyse sen de öyle iyilik et, yeryüzünde bozgunculuk isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez!” (Kasas, 28/77) buyurarak, dünya ve ukba hayatımız adına

bize önemli ölçüler vermektedir. Âyette Allah’ın lutfetmiş olduğu nimetlerin, ahireti kazanma yolunda kullanılması ve bunun yanında, “Dünyadan da nasibini unutma” ifa- desiyle, dünyanın kesben terk edilmemesi üzerinde du- rularak insanlara, dünyada aziz ve şerefli olarak yaşama imkânlarını araştırmak gerektiği mesajı verilmektedir.

3. Kabir salih kimseler için cennet bahçesi gibidir. Cehennemlik insanlar için de cehennem çukurudur. Kabir- de ameller temessül eder. Rasûlü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, “Namaz nur, sadaka bürhandır”12 buyurur. Kabirde namaz bir nur, sadaka ise bir burhan hâ- linde temessül eder ve iki bahadır civanmert gibi insanı muhafazaya çalışırlar.

Bir başka hadislerinde de yine bu mânâya işaretle şöyle buyururlar: “Cenaze mezara konduğu zaman daha kendi- sini uğurlayanların ayak sesleri kesilmemiştir ki, melekler gelir kendisine soru sorarlar. Tam o dakikada nûranî bir şey gelir, onun baş ucuna oturur. Bu, onun namazıdır. Bir başka nûranî şey ayak ucuna oturur. Bu, onun sair hay- rat ve hasenatıdır. Bir başka nûranî şey onun sağ tarafına oturur. Bu, onun orucudur. Bir başka nûranî şey ise sol tarafına oturur, bu da onun zekâtıdır. Bunlar, sağdan ve soldan kabrin onun kemiklerini sıkmasına (canını yakmasına), sıkıntılar hasıl etmesine karşı onu korurlar.”13

Kabir, amellerin çeyiz sandığıdır. Bir gelinin çeyizlerini içine koyduğu sandık gibi, ebedî vatanımız ve baba yurdumuza gittiğimiz zaman, namazımızı, orucumuzu, zekâtımızı, hayrat ve hasenatımızı orada temessül etmiş olarak bulacağız.