İmanın Gözyaşları

İmanın Gözyaşları

  • 25.04.2018 9:43:32
No icon

Arap reislerinden Dihyet-ül Kelbî her girdiği kasabada genç kızların aşık oluverdiği güzel ve yakışıklı bir kişidir. Hatta o derece ki, daha sonraları çoğu kere Cebrail’in bile O’nun kılığına girerek Hz. Peygamber’e İlâhi buyrukları getirdiğini görmekteyiz.

Müslümanlığı kabul ettikten sonra da İslâmiyet’in yayılması ve gelişmesi için maddî ve manevî bütün gücünü harcamış, sayısız savaşlara katılmış, meydan savaşlarında yığın yığın kâfirin boynunu uçurmuştur.

Muaviye zamanına kadar İslâm halifeliği görevini de omuzlarına yüklenen Kelbî’nin hizmetlerini burada sıralamak mümkün değildir. Yalnız şunu hemen hatırlatalım ki, son olarak hicretin altıncı yılında Doğu Roma İmparatorlarından Hırakle’ye sevgili Peygamberimiz’in İslâm’a davet mektubunu getirmişti.

Dıhyet-ül Kelbî önceleri diğer Arap reisleri gibi küfür ve inkâr yolunda bulunuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise onun İslâmiyet’e girmesini çok arzu ediyordu. Çünkü Kelbî bir yandan geniş bir halk kitlesini idaresi altında bulunduruyor, bir yandan da Peygamberimizin yakınlarından tam yediyüz kişiye hâkim bulunuyordu. İslâmiyet’in yayılması ve gelişmesi için İslâmiyet’e girmesi gerekiyordu.

O yüzden sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) daima, “Allah’ım! Dıhyet-ül Kelbî’ye müslüman olma şerefini bahşet. Çünki İslâm dinin geleceği bakımından bu şarttır” diye dua ediyordu. Bu arada da durmadan kendisine elçiler göndererek aydınlık Allah yoluna girmesini arzu ettiğini bildiriyordu.

Bir gün nihayet bu teklif ve telkinler tesirini gösterdi. Ve bir sabah namazından sonra yüce Allah (c.c.) Hz. Peygamber’e, “Ey Muhammedi Kelbî’nin gönlüne iman ışığını saldık. Neredeyse sana gelmek üzeredir. Onu İslâm’a kabul et” diye vahyetti.

Gerçekten bu İlâhî müjdenin ardından Kelbî, Peygamber’in huzuruna çıktı. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisini ayakta ve derin bir saygı içinde karşıladı. O derece bir saygı ile ki sırtından cübbesini çıkarıp yere sererek üzerine oturmasını rica etti.

Büyük bir Peygamberin bu eşsiz ince saygısı karşısında duygulanan Kelbî kendini tutamayarak gözyaşları dökmeye başladı ve cübbeyi yerden kaldırarak öptü, başına ve gözlerine sürdü. Ardından “Ey Allah’ın elçisi! İslâm dinine girmeye artık karar vermiş bulunuyorum. Lütfen bana İslâm’ın şartlarını söyler misiniz?”

Hz. Peygamber (s.a.v.) de “Önce lâ il âh e illallah, Muhammeden Rasûlüllah (Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir) diye Kelime-i Tevhit getirin. Böylece müslüman olmuş oluyorsunuz. Bundan sonra da namaz kılacak, oruç tutacak, zekât verecek, hac edeceksiniz. İşte bunlar İslâm’ın şartlarıdır” dedi.

İslâmiyetle müşerref olmanın verdiği mutlulukla gözyaşları dökmeye başlayan Kelbî’ye Hz. Peygamber (s.a.v.) en sonunda, “Ey Kelbî, buraya sen müslüman olmak için mi, yoksa ağlamak için mi geldin?” dedi. O da, “Ey Allah’ın elçisi! Ben öylesine büyük günâhlar işledim ki, düşünüyorum da onları nasıl affettirebilirim.

Eğer affetmesi için Allah (c.c.) ölmemi emrediyorsa hemen kendimi öldürmeye hazırım, yok eğer bu yolda bütün servetimi yoksul ve düşkünlere dağıtmam gerekiyorsa onu da hiç çekinmeden yaparım. Artık kendimi İslâmiyet’in emrine verdim” diye cevap verdi.

Hz. Peygamber:

Ey Kelbî, bunca üzüntüsünü duyduğun o günâhların neler ki?

Kelbî:

Biliyorsunuz ben Arapların ileri gelen ailelerinden ve reislerinden biriyim. Arap gelenek ve göreneklerine göre kız çocukları uğursuzdur. Ben de hiçbir zaman kız çocuğum olsun ve falan kimse Kelbî’nin damadıdır, densin istemiyordum.

O yüzden kendi öz ellerimle doğan kız çocuklarımı ve oğullarımın kızlarını öldürdüm. Bunların sayısı yetmişe kadar çıkıyor. Halbuki İslâm’a göre tüm bu yaptıklarımın büyük günâh olduğunu biliyorum. İşte bu yüzden ne yapacağım diye ağlıyorum.”

Hz. Peygamber:

Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: Ululuğum ve yüceliğim hakkı için Dihyet-ül Kelbî daha “lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlüllah (Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir) der demez, onun altmış yıllık tüm günâhlarını affettim de kızlarını ve torunlarını öldürmekten ileri gelen suçunu nasıl affetmem.

Bu sözlerin ardından Peygamber (s.a.v.) ve sahabileri Allah’ın bol ve yaygın rahmeti karşısında yas kurup ağlamaya koyulurlar. Bu sırada gözyaşları arasında sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) konuyu şu sözlerle noktaladı:

“Allah’ım! Bir defa Kelime-i tevhid getirmekle Dıhyet-ül Kelbî’nin yetmiş kişiyi öldürme suçunu affediyorsun. Öyle ise imkân var mı ki bir ömür boyu Kelime-i Tevhid getiren müminlerin günâhlarını bağışlamayasın” elbette bağışlarsın.

Yüce Allah (c.c.) cümlemizi günâhlarını bağışladığı kulları arasına katsın, âmin…
– Kermanî –

Peygamberimiz diyor ki:

Allah (c.c.) Kıyamet günü kullarını dirilttiğinde âlimleri huzuruna çağırarak onlara şöyle seslenir; “Ey âlimler! Sizleri azaba uğratmak için değil, size, verdiğim ilmin hakkını yerine getireceğiniz için sizi ilmimle donattım. Şimdi doğruca Cennete gidin. Çünkü sizi bağışladım.”

Necmüddin diyor ki:

Yüce Allah (c.c.) herhangi bir kulunun tövbesini kabul etmeyi dilediğinde onu en aşağı dereceden en yüksek dereceye yükseltmek için, gönlüne saldığı iman dalgalarıyla kendisinden başka herhangi bir fani varlığa kulluk etmekten kurtarır. Sonra da o kulunu aydınlık yoluna yönelerek ibadet ve tâat etmeye muvaffak eder. Rahmetine yaklaştığı için de tövbesini kabul eder.

Nitekim yüce Allah (c.c.) bir kudsî hadiste şöyle buyuruyor:

“Bana bir karış yaklaşana ben bir kulaç, bir kulaç yaklaşana da bir arşın yaklaşırım.”

Bu hadisin manası şudur:

“Bana tövbe ve itâat ederek yaklaşana ben de rahmet ve yardımımla yaklaşırım.”