Allah Beni Sevmiyor Mu ?

Hepimizin aklına hayatımızın bir döneminde gelen bir soru ile başlamak istedim ;bu haftaki yazıma...

  • 09.01.2018 21:43:35
No icon

Hepimizin aklına hayatımızın bir döneminde gelen bir soru ile başlamak istedim ;bu haftaki yazıma...

Başımıza bir üzücü olay ya da bir sıkıntı geldiğinde; düşünürüz ,üzülürüz ,kıyaslarız , irdeleriz ve sonuç olarak Allah’ın bizi sevmediğini tespit eder ; buna inanır , her fırsatta bunu kendimize söyler ve derin bir ümitsizliğe kapılırız. Eğer bu durum sürekli tekrarlanırsa ümitsizliğin arkasından sevgisizlik , soğuma ve kaçış başlar. Her şeyden kaçarız ; özellikle ibadet etmek bize çok çok ağır gelmeye başlar; hele şükretmek aklımıza en son gelen şeylerden biri bile olmaz. Ve sonunda gitgide kendimize bile itiraf edemeyeceğimiz bir kopmanın sonucunda bir de bakarız ki Rabbimizden fersah fersah uzaklaştırmışız kendimizi.

O zaman çok ciddi bir soru sormak istiyorum ; Peygamber Efendimizin Allah tarafından sevildiğini ve seçildiğini tartışmasız kabul ediyoruz ; Hatta “ Habibim Sen olmasaydın Alemleri yaratmazdım “ Kudsi hadisini her okuduğumuzda O'nun ümmeti olduğumuz için gururlanıyoruz . Doğal olarak da Peygamberimizin Allah tarafından çok sevildiği sonucunu çıkarmamız zor olmuyor .Peki O’nun hayatını okuduğumuzda normal bir hikaye gibi değil de bizzat yaşadıklarını empati kurarak yaşamak istermiydiniz ?

Babanızı hiç tanımadınız ona ve anılarına ait tek bir fotoğraf ya da video bile yok. Siz annenizin karnındayken vefat etmiş , anneniz ise ona en çok muhtaç olduğunuz bir zamanda, siz daha 6 yaşındayken güzel bir yolculuk dönüşü sizin kollarınızda , üstelik hastalık çekerek sıkıntılı bir şekilde vefat etmiş .Bütün çocuklarınız biri hariç , sizden önce ölmüş ve onları kendi ellerinizle defnetmişsiniz .

3 gün üst üste karnınız doymamış bırakın doymayı ,sevdiğiniz şeyleri doyasıya yemeği , kahvaltıları, öğlen, akşam yemeklerini açlıktan arkadaşlarınız karınlarına bir tane taş bağlarken ; siz daha fazla aç olduğunuz için iki taş bağlamışsınız. Yastıksız , nevresimsiz sert hasırların, tahtaların üzerinde yatmışsınız. Çok dürüst , güvenilir , güzel sözlü güzel ahlaklı olmanıza rağmen; herkes sizden kaçmış, sizi sihirbazlıkla , büyücülükle suçlamış , üzerinize deve işkembesi atıp geçtiğiniz yollara tuzaklar kurarak ,dikenler yerleştirmiş bununla da yetinmeyip size deli lakabı takılarak küçücük çocukları üzerinize salıp ; ayakkabılarınız kanla dolana kadar taşlanmışsınız.

Sanırım tam da burada bir kanıksama oluştu zihinlerde. Çünkü bunları hep duyduk hep dinledik. Resulullah’ın çektiği çileleri, sıkıntıları her duyduğumuzda ‘Yaa canım peygamberim ne kadar sıkıntı çekmiş dedik. Sonra da kendimizi rahatlatmaya çalıştık ; O peygamber , O Allah’tan vahiy alıyor , O Allah’ın elçisi diye…

Ancak altını çizerek hatırlamakta fayda var. Resullah (sav) Efendimizin bütün bu çektiği çileler onun insani yönünü ilgilendiriyordu. Çünkü Allah( cc) dileseydi peygamberleri meleklerden seçerdi.Ancak her alanda örnek olsun diye içimizden seçti. İşte bu sebeple sakın ama sakın O peygamberdi biz ise değiliz diyerek kendimizi aldatmayalım ve empati kurmaya devam edelim.

Sonra ; sadece müslüman olduğunuz için türlü türlü boykotlara maruz bırakıldınız ; paranız olduğu halde yiyecek maddesi ya da giyecek almanıza izin verilmedi. Selam sabah kesildi

insanlar yüzünüze bakmaz hale geldi ;sizinle hiçbir şekilde alışverişte bile bulunmuyorlar; kızınızı gelin olarak almıyor oğlunuza kız vermiyorlar. Bütün bunların üstüne her fırsatta suikastler , ihanetler , münafıklarla uğraşıyorsunuz. Ve bir gece her şeyi geride bırakarak çok çok sevdiğiniz evinizden vatanınızdan çıkıp gitmek zorunda bırakılıyorsunuz…

Sanırım bu kadar yeter.

63 yıl süren çileli bir hayatın sonunda Resulullahtan almamız gereken çok ama çok önemli bir ders var

. O hiçbir zaman Rabb’inin onu yalnız bıraktığını , sevmediğini düşünmedi.Hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmadı.

Hatta Hz Ömer hasırın onun yüzünde iz yaptığını görünce ağlayarak”Neden ya Resulallah; İran kisraları gibi yumuşak kadife örtüler içerisinde yatmıyorsun ?” dediğinde

“Ya Ömer İstemez misin dünya onların olsun ahiret bizim olsun” diye cevapladı.

Öyleyse Rabbimin sevgi ölçülerinin içerisinde dünyada tam anlamıyla bir cennet hayatı yaşamak yok demekki.

Herkesin bir imtihanı var ve herkes hayatında türlü türlü sınanacak , imtihandan geçecek ve eğer başarılı olursa ; ahiret hayatında güzel bir karşılanma ile karşılanıp sonsuza kadar rahat edecek.

Çok güzel bir özet...

Resullah Efendimiz (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde; “ Sabır, musibetin ilk darbesinde (başa geldiği ilk anda) yapılan sabırdır.” Buyurmaktadır.

Ancak bazen insan sığınacağı bir iman kuvveti arıyor. Eğer bu iman kuvvetine sahip olursa başına gelen her sıkıntıya tahammülü , sabrı daha çok oluyor. Hele de musibetin kimden geldiğini ve sebebi hikmetini derk etse ; o zaman musibet musibet olmaktan çıkıp belki de nimet oluyor.

Bediüzzaman hazretlerinin musibet hakkındaki sözleri bana her zaman teselli olmuştur. Çünkü Allah insana öyle bir sabır kuvveti vermiş ki aslında doğru ve zamanında kullansa ; her sıkıntıya karşı katlanabilecek , daha doğrusu sıkıntının ve başa gelen o üzücü olayın onu cok da fazla yıpratmayacağı bir sabır silahıyla kuşanacaktır.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:

Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp hal-i hazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvaya başlar. Âdeta (hâşâ) Cenab-ı Hakk'ı insanlara şekva eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekva edip sabırsızlık gösterir.

Çünki geçmiş herbir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevalindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekva değil, belki mütelezzizane

şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilakis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mes'ud bir nevi ömür hükmüne geçer.

Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, divaneliktir. Amma gelecek günler ise madem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekva etmek, ahmaklıktır.

"Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım" diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek, ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatını selbediyor.

Elhasıl: Nasıl şükür, nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de şekva, musibeti ziyadeleştirir hem merhamete liyakatı selbeder.

Öyleyse artık kırık elle intikam almaya çalışmak yok. Rabbimizin bizi çok sevdiğini ama bu dünyanın imtihan olduğu gerçeğini unutmamalıyız. Herkes en çok hassas olduğu noktalardan imtihan olacak. Zaten cömert birinin malla imtihan olması, çok halim selim birinin öfke ile imtihan olması , zaten zikretmeyi çok seven, başını ibadetten kaldırmayan birinin namazla imtihan olması beklenemez.

işte sorular zor yerlerden gelecek ki mükafat çok büyük olsun. Sevgi çok büyük olsun…

Ama hepsi geçecek ,hepsi bitecek. Sonuçta hepsi zaman nehrinden akıp gitmek zorunda.Ve dünya FANİ…

Yazıma Bediüzzaman Hazretlerinin mühim bir tespitiyle devam edeceğim.

“Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.”

Demek ki başa gelen sıkıntı ve musibetler; dinden ve diyanetten değilse ; aslında sıkıntı ve musibet değil ; ödül ve mükafat diye düşünmeliyiz. Ve bitene kadar sabretmeliyiz ki meyvelerini ,sevaplarını çok çok alalım.

Eskiden büyük zatlar 3 gün rahat yaşadıklarında endişelenir ,üzülürlermiş; acaba Rabbimiz bizi unuttu bize küstü mü diye. Işte bütün bunlardan da aslında Rabbimizin bizi sevme ölçüsünün güzel neticelerini bulabilir ve imani tesellilere ulaşabiliriz.

Evet burası dünya ; bizden daha sağlıklı daha zengin daha iyi şartlarda yaşayan insanlar olacak tabiki ancak tam tersi de olacak

.Geçen yazılarımda bahsi geçtiği gibi nimetler ve maddi hayat cihetinde kendimizden yukarıdakilere değil; daha aşağıdaki insanlara bakmanın önemini hatırlatmak isterim.

Bazen çok dua ettiğimiz halde dualarımızın sanki hiç kabul edilmediği duygusuna kapılırız ancak şunu unutmamalıyız ki Rabb’imiz her duamıza cevap verir, ancak cevap vermek ayrıdır kabul etmek ayrıdır. Şeker hastası birinin doktora gidip; ona hastalığını anlattıktan sonra güzel tatlı bir ilaç beklerken ;acı bir ilaçla karşılaşması, doktorun onu dinlemediğini cevap vermediğini göstermez . Bilakis doktor hastasını dinlemiş ona cevap vermiş ama onun hastalığına binaen ona en uygun ilacı seçmiştir. Bizler de dua ederiz Rabb’im de lebbeyk kulum der Ne istiyorsun. Ancak istediğimiz ve talep ettiğimiz şeylerin bizim için hayırlı olmadığını bilir bazen geciktirir , erteler. Ama hiçbir zaman cevapsız bırakmaz.

Eğer vermek istemeseydi istemek vermezdi ki…

Ayet-i Kerimede Cenabı Allah “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var” buyurmuş .Demek ki dua bile başlı başına bir kulluk, bir sır, bir imanı mesele.

Yine Ezeli Ferman” isteyin vereyim “buyurmuş. Ancak bazen bu dünyada değil.

Kul ahirette kendisine Cennetten gelen güzel hediyeleri görünce” Rabbim Bunlar benim dünyada yaptıklarımın karşılığı değil ki bunlar neden bana verildi? “ diye soracakmış.

Rabbi ise” bunlar senin dünyada kabul olunmayan duaların” diye cevap verecekmiş.

İşte o zaman kul mahcup ama sevinçli bir şekilde

“ Keşke hiçbir duamı dünyada iken kabul etmeseydin Ya Rabbi” diyecekmiş…

Unutmayalım! dünyanın 1000 yıl mesudane, rahat hayatı; bir saatlik Cennet hayatına bedeldir.

Rabbimiz bizi unutmaz… Rabbimiz bizi terk etmez… Rabbim bize darılmaz…

Çünkü ; RABBİMİZ BİZİ SEVİYOR…

 

Fi emanillah.